> İki sevgili, iki oyuncu: Cem Özer ve Nurgül Yeşilçay

Siz bu oyuna var mısınız?

Kadınlar erkekleri, erkeklerse kadınları ne kadar anlayabiliyorlar? Her birinin dünyası, diğerinkinden ne kadar farklı? Tüm farklılıklarına ve aralarındaki bütün tartışmalara rağmen her biri için hayat, diğeri olmadan ne kadar anlamlı? "Sen olmasaydın, ben ne olurdum?" Buyurun Cem Özer ve Nurgül Yeşilçay...

Cem Özer'in yönettiği ve Nurgül Yeşilçay ile birlikte sahnelediği "Sen Olmasaydın" isimli oyunda ikili, seyirciye ilişkileri sergiledi. Nisan ayı boyunca Hadi Çaman Tiyatrosu'nda sahnelenen oyunda Özer ve Yeşilçay, izleyiciye ayna tuttular. Bir yandan da tüm samimiyetleriyle kendilerini anlattılar. Sahnede karı-koca, iki sevgili ve iki oyuncu olarak seyircinin karşısına çıktılar. Biz de ikiliyle oyundan sonra konuştuk. Hem oyun hakkında, hem de onlar hakkında…

> Oyunun aynı zamanda yönetmeniydiniz. Hem yönetmen olmak, hem oyuncu olmak oyunu nasıl etkiliyor? Cem Özer: Çok zor. Bir daha hele iki kişilik bir oyunda oynuyorsam yönetmem; yönetiyorsam da oynamam. Hakikaten zor oluyor. Benim için zorluğunun ötesinde, ben çıktığımda ne oynayacağımı biliyorum. Neticede yönetmen de benim. Ne yapacağımı biliyorum. Ama karşımdaki oyuncu için çok zor. Karşıdaki oyuncunun benim oyunculuğumu çok iyi biliyor olması lazım. Yani diyelim sahneye çıktık, hani mesela Nurgül, benimle karşılıklı sahnede oynamadığı için performansımı bilmiyor. Ben diyorum ki 'ya tamam ben oyunu hallederim' ama o, ben neyi hallederim bilmiyor ki. Şimdi biliyor gerçi, ama ilk zamanlar çok endişelenmişti. Çünkü ben provaya ilk çıktığımda bile kafam rejiyle meşguldü. Bu yüzden yarım yamalak yapıp gidiyorum. Nurgül de 'eyvah cem, böyle mi oynayacak?' diyordu. Nurgül Yeşilçay: Evet ya, neydi o günler? Çünkü son zamanlara kadar Cem prova yapamadı. Hep biz başkasıyla Uğur Uludağ'la falan yaptık. Yani Cem'in rolünü o oynuyordu. Cem de seyrediyordu. Ama Uğur'un oynayışıyla, Cem'in oynayışı aynı değil ki...

> Bu proje nasıl ortaya çıktı? N.Y: Biz, Melekler Adası'ndan bile önce Cem'le beraber bir oyun yapalım diyorduk. Kadın, erkek ilişkisi üzerine olsun diye düşünüyorduk. Bir 10 sayfa falan onu orada yazmıştık. Aslında bu oluşum üç dört yıl önceye kadar uzanıyor. Sonra Melekler Adasına başladık ikimizde. Sonra fingirdemeye başladık. Böyle çoluk çocuk derken falan unuttuk tiyatroyu. Sonra yapalım edelim dedik. Oyun üzerine konuşmaya başladık. Hep beraber oluşturduk. Senaryoyu Uğur yazdı ama hep beraber düşündük. Çok çabuk yazdı, getirdi. Çok birden oldu sonrası. Yani aslında üç dört senelik bir oluşum ama sonrası çok hızlı gelişti. Hemen yapalım mı yapalım, haydi hop sekiz.

> Oyun öncesinde oyuna kendinizi nasıl hazırlandınız? C.Ö: Tam 15 gün bunaldım. Çekilmez hale geldim. N.Y: Bulanıktı yani. Ben pek öyle değildim. Sadece çok kötü bir oyun olacağını düşünüyordum. Yani yapamayacağımı düşünüyordum. Ama prova yaptıkça olacağını gördük. Sonra eğlenmeye başladık. İlk oyun günü ben ölüyordum evde kalp çarpıntısından. Benim kalbim çok fena çarpıyordu. Cem'e dedim ki, 'Kalk bana bir şeyler oluyor.' Kalktık, tansiyonumu ölçtük. Tansiyon fırlamış. Kalp atışları fırlamış. Uyuyamıyorum. İlk oyundan sonra değiştim... C.Ö: Aslında ilk fragmandan sonra. Fragmanda sen böyle zangır zangır titriyordun karşımda Asena gibi. Seyircinin karşısına çıktıktan sonra her şey biraz daha netleşiyor. Git gide daha çok oturuyor. N.Y: Evet ya. Ben çok heyecanlanıyordum. Ve her şey çok mükemmel olsun istiyordum ama hiçbir oyun seyirciyle buluşmadan mükemmelliğe ulaşamıyor. C.Ö: Onun için yani çok prova yapmak çözüm değil. Belli bir noktada provayı geçip bir an önce seyircinin karşısına çıkacaksın.

> Kadın ve erkek gerçekten oyunda sahnelediğiniz kadar birbirinden uzak mı sizce? N.Y: Tabi ki. Biri kadın, biri erkek. Bence uzak. Anlamaya da çalışmamak lazım. Bunu böyle kabul etmek lazım. Mesela, o maç izlemeyi seviyor; ben nefret ediyorum. İkisi de ayrı bir çeşit. C.Ö: Niye birbirine yakın olsun ki? Birbirine yakın olursa da çok sıkıcı olurdu. Bu, böyle gelmiş, böyle devam edecek. Anlamaya çalışmak da abes. Anlayış göstermek gerekiyor sadece. Yani evet, o da modayla ilgilenecek, o da yüzük takacak, ruj sürecek yani niye ruj sürüyor ki kadınlar? Yani niye allık sürüyor sokağa çıkarken? Niye naylon bir çorap giyiyorsun ayaklarına? Saçını niye boyuyorsun? Bırak sabit kalsın saçların hakikaten. Bunları anlamaya çalışmak kadar abukça bir şey olmaz. Onun için anlayış göstermek yeterli. 'Tamam, o böyle' deyip kabul edeceksin. Çünkü bir vücudun östrojen, diğer bir vücudu testesteron olduğunu biliyoruz. İki farklı hormon. Hormonların birbirleriyle alakası yok ki. Kadının göğsü var. Benim yok. Benim başka şeylerim var. Kadının yok. Yani şimdi fiziği etkileyen bir şey, ruhu nasıl etkilemez ki?

> "Oyunun afişinde seyirciye şöyle soruyorsunuz: 'Sen olmasaydın? Peki siz bu oyunda var mısınız?' Aynı soruyu biz size sorsak? Siz oyunda ne kadar varsınız?" N.Y: O, seyircinin söyleyebileceği bir şey. C.Ö: Seyirci kadar varız. N.Y: Yani biz varız tabi ki. Mesela evet, bazen ben çok konuşuyorum. Böyle bir konuya takılıyorum. 'Peki, Cem neden böyle yaptın? Ben sana yapma demiştim. Geçen gün bunu yapmıştın da ben sana yapma dediğimde yine yapmıştın. Ama işte sen hep böylesin.' Oradan da başka bir yere atlarım. Evet, yani öyle abuk subuk konuşur dururum. Niye konuşurum?. Bunun ne kadar saçma olduğunu da biliyorum bir yandan. Ama durduramıyorum kendimi. C.Ö: Şu da saçma mesela, oyununun başında 'sakin ol' diye yatıştırmaya çalışıyorum. Niye yatıştırmaya çalışıyorsun. Bırak sinirlensin. Sinirlenirse sinirlensin. Ne yaparsak yapalım sinirlenecek zaten. N.Y: Ama Cem, evet gıcık eder adamı, mesela o, aynen öyle durur ve o daha çok insanın konuşmasını sağlar. Yani bir çaba gösterse… Herif çözmüş olayı. Bir şey yokmuş gibi… Ama öyle daha çok sinirleniyorum. O, doğrusunu yapıyor belki ama ben de kadınım ve ne yapayım yani durduramıyorum kendimi. Hani 'sen niye sen niye sustun? Geçen gün niye susmuştun? Ben sana susma demiştim ama işte siz hepiniz böylesiniz.' Oradan geçerim başka bir şeye, oradan da başka bir şeye falan. Böyle evet. Regl dönemlerinde de bunların hepsi bana basıyor. C.Ö: Aslında biraz da yaşanmışlıkla alakalı bir şey. Öyle dertleri oluyor ki insanın. Örneğin sağlıkla ilgili. Şimdi sağlığın yerinde, geçim sıkıntın yok, sevdiklerin yanında. Daha ne? Hep elimizde olmayanlara sinirlenip, üzülüyoruz. Hâlbuki ondan vazgeçip elinde olanları saysak, yani eksilerin değil de artıların muhasebesini yapsak her şey çok daha iyi olacak. Çingeneler gibi düşünmek lazım. N.Y: Ama her zaman olmuyor işte. Cem, daha rahat o konuda. Yani mesela ben olsam çok sinirleneceğim bir şeye o, sinirlenmiyor. Ya da onun sinirlenmemesine ben sinirleniyorum. C.Ö: Şöyle de oluyor bazen, 'bu sefer bari biraz haksız olsun.' N.Y: Ha evet, bir de o var bizimkinde. İlk zamanlar ben, 'atıyor mu?' diye düşünüyordum. Hakikaten her söylediği çıkıyor. Diyor ki, 'bak şunu şöyle yaparsan böyle olacak', ben de takmıyorum. Gidiyorum, yapıyorum. Sonra öyle oluyor. Sonra ben onun 'öyle oluyor' demesine de sinirleniyorum. Evet, sonradan anladım ki hep haklı. Evet, beni en çok sinirlendiren şeyi o. Hep haklı. Ama onu çok seviyorum.

> Aranızdaki iletişim sahneye de yansıyor mu sizce? N.Y: Bence yansıyor. Herkes yakıştığımızı söylüyor. C.Ö: İnsanın arkadaşıyla oynaması kadar güzel bir şey var mı?

> Sahnedeyken kendinizi nasıl hissediyorsunuz? N.Y: Bazen komik hissediyorum. Bazen 'yok bu olmadı' gibi hissediyorum. Bazen güzel hissediyorum. Değişik. Seyirci alkışladığı zaman çok hoşuna gidiyor. İyi oynadığımı ya da kötü oynadığımı o an hissediyorum. Tiyatronun özelliği bu, güzelliği de bu. Ben seyircinin tepkisini o anda bire bir hissediyorum. Enerjim ya düşüyor ya da artıyor. Seyirci çok iyi olduğunda coşuyorum. Seyirci kötü olduğunda oyun da kötü oluyor. Tiyatronun da güzelliği bu işte: Gerçek oluşu. C.Ö: Ben kendimi kral gibi hissediyorum sahnede. Çok önemli hissediyorum.