>Engin Günaydın:

Evet, o benim!

Nadide Karademir

Engin Günaydın uzun süredir "O Hikayedeki Mal Benim" adlı tek kişilik gösterisiyle stand-up fikrine bir yenilik katıyor. Oyunda, bir 'kaybeden' gibi yaşamanın aslında komik tarafları olduğunu gösteren Günaydın, oyun boyunca anlattığı hikâyelerinde kendi hayatında geçen olmadık yerlere bağlanan olayların, kazaların, yanlışların bir süre sonra gülünüp geçilecek şeyler olduğuna izleyiciyi ikna ediyor. Hepimizi esprili bir sinizme davet ediyor.

> Oyunun ismi ile başlamak istiyorum. "O Hikâyede ki Mal Benim" oldukça ilginç bir isim. İzleyicinin tepkisi ne oluyor isme karşı? Bilet alırken bile hikâyenin ismini söylemekte zorlandıkları oluyormuş. Düşünsenize gişeye gidip "O Hikâyedeki Mal Benim için bir bilet" diyorsunuz… > Stand up yapma fikri aklınıza nereden geldi? Oyunda da söylediğim gibi dinlemeyi daha çok seviyorum anlatmak işime yaramıyor. Ama bu defa kendi hikâyemi anlatıyorum. Çok biriktirdim galiba. Bir yandan seyirciye bakıyorum, onlarla iç içe olmak güzel. Böyle bir ihtiyaç da hissediyordum. Seyirciyi tanımak istedim.

> Oyun boyunca yaşadığınız bir anlamda kaybetmişliklerden bahsediyorsunuz. Bu birçoğumuz için zordur. Ayrıca insanın kendine mal demesi de bir özgüven işi.. Stand-Up yapmakta bir özgüven istiyor zaten. Bu özgüveni yakalamak basıl bir süreçti? Dünyayla çok alakalı olmaya çalışarak; daha zekice laflar söylemek, çok akıllı olmaya çalışmak, dikkatli olmak gibi kalıplarımız var kafalarımızda. 30 yaşıma kadar böyle yaşadım ama alışamadım. Sonrasında benim hikâyelerime baktım, benim başka hikâyelerim varmış. Yani benim o hikâyenin içinde çok becerikli, akıllı, lafı koymuş gibi bir durumum yok. Onları yapamamış birisi var. Bunu söylemekte bir sakınca yok dedim. Yani benim de artık bir konuşma alanım var. Başka neyi konuşacağız. Dışarıdaki insanlardan bahsetmiyorum, daha çok kendimle ilgili konuşuyorum.

> Gösteriye hazırlanırken, mesela esprileri not alıyor musunuz? Yani neyi anlatacağınıza nasıl karar veriyorsunuz? Benim için önemli olan hikâyenin ilginç olması. Not almıyorum. Ama hiç provasız da hazırlanmadım. Fakat seyircinin karşısına şunlar şunlar çok komik diyerek de çıkmadım. İkisinin arasında bir çalışma süreci yaşadım yani. Bu yüzden çok korkarak çıktım. Seyirci geldi ve ben ne yapacağımı bilmiyordum. Güldüremesen de en azından gevezeliğe vur, kafana takılanları konuş diye çıktım sahneye. Öncesindeki provalarda ise aklıma eseni konuşuyordum. Oyundaki ilgili bazı hikâyeler oralarda çıktı. Yani dostlar arasında eğlenirken o konsepte uygun diye kullanalım dedik. Yerlerine oturdu, hala da oturmaya devam ediyor. Oyun canlı bir organizma gibi, bu yüzden de beni biraz korkutuyor. Kendi kendine bazı hikâyeler çıkıyor, yeni hikâyeler kendini doğuruyor, bu yüzden de iyi ki yaptım diyorum.

> Stand up seyircisi gülmek için oyuna gidiyor. Bu yerleşmiş bir durum. Ama siz çok farklı bir konseptle karşılarına çıkıyorsunuz. Hikâye anlatıcısı gibisiniz. Seyirci ya gülmezse… Bu oyunla ilgili beni heyecanlandıran şey de bu. Yani sahne almadan önce gün boyunca bunun için heyecanlanıyorum. Gülünmezse bir şekilde sahtekârlık yapıyorum, anlatıyorum seyirciye, bir şekilde bir ayar tutturup, bağlama yapıyorum. Anlatılanların hiç biri kurgu değil, yalan söylemiyorum size diyorum, neden benim yerime arkadaşınızı dinliyorsunuz diyorum. Para verip geldiniz biraz rahat olun diyorum. O zaman daha rahatlıyoruz, beklentiler oluyor çünkü. Beklentinin ne olduğunu da bilmiyoruz sadece çok gülmeye şartlanıyorlar. Birden bir adam konuşmaya başlıyor. Ona gülüyorlar. Ama yaşayanlar ve bilenler daha çok gülüyorlar çünkü o da bunun içine giriyor ve o anı önceden yaşamış oluyor.

> Bir röportajınızda "konservatuardan mezun olduğumda oyunculuk kariyerime devam etmeyi düşünmüyordum çok fazla" demişsiniz. Çehov veya Shekespeare oynamak sizi pek cezbetmemiş. Bunun nedeni bizim kültürümüzle çok bağdaşmaması mı? Evet, bunun çok basit bir açıklaması var. İnsan yaşadığı bölgedeki insanları tanır. Yani doğduğun yerdekiler, amcan, deden, esnaf arkadaşın, ilk tanıdığın karakterler bunlar, tanışa tanışa gider hayat. Ben konservatuara girince Shakespeare, Çehov vs. bunları ve bunların karakterlerini tanımıyordum yakın çevremde, dolayısıyla nasıl oynayacağımı bilmiyordum. Bilmediğim zaman, bilen birini taklit etmem gerekiyor. O da bana zevk vermedi. Bu yüzden oyunculuğu bıraktım aslında. Ama Zabıta İrfan, Tarık Usta, Burhan Altıntop daha yaşadığım bölgelerde karsılaştığım kişiler olduğu için, benim de dayandığım bir nokta oluyor. Daha çok seviyorum oyunculuğu o zaman.

> Ama bir yandan da tanıdığımız birkaç isimle tiyatro kurmayı düşünüyorsunuz değil mi? Settar Tanrıöven ve Erkan Can var projenin içinde. Şimdi üçümüz bununla uğraşıyoruz. Maddi manevi anlamda destek veren daha çok ama… Mesela; Olgun Şimşek, Güven Kıraç, Binnur Kaya, Uğur Yücel var. Belki şu an hepsinin ismini hatırlayamıyorum ama destek verenlerin hepsi çok değerli bulduğum insanlar. Çok iyi aktörler var Türkiye'de. Yani eleman sıkıntısı yok. Sadece toplama sıkıntısı var. Kim toplayacak? Alanlarında iyi insanların çok adil, ahlaklı bir şekilde, arzularını tahayyül edebilecekleri bir yer peşindeyiz. İlk yapacağımız proje, "Hücreler" olacak, benim yazdığım bir proje. Komik olacak. Hani tiyatroyu hemen soğutmayalım, komedi sıcak birşey diye. Bir sıcaklıkla başlamak istiyoruz. Sonrasında ki proje "Cadı Kadınlar"ı olabilir. Işıkları yerleştirip dekoru gerçekçi yapıp, iyi bir rejiyle vs. atmosferi yüksek, iyi bir tiyatroya neden seyirci gelmesin ki?

> Güldürmek sizin daha çok sevdiğiniz bir işe benziyor. Bunun nedeni ne? Komedi hisleri çalıştırıyor, önemli olan da bu. Yani kişi reaksiyon veriyor. Reaksiyon benim için seyirciyle bağ kurmak açısından çok önemli. Öbür türlü, drama oynamak filan, benim pek de ilgimi çekecek bir konu değil. Ama drama da oynayabilirim, önemli olan kendini sunabilmek. Hayatım boyunca dizilerde komedyen olarak durmak ta istemiyorum tabii ki.

> İsmail Dümbüllü ve temaşa sanatı ile ülkemizdeki stand up geleneğini bağdaştırabilir miyiz mesela? Tabii ki Türk Tiyatrosu'nun geçmişi bu. Hepsi oralardan beslenerek buralara geliyor. Ben Türk geleneksel tiyatrosuyla çok beslenen biri değilim. Ben de oyuncu olarak gelenekçiyimdir, ustalarıma ve geleneklere saygım var tabii. Fakat ben onları izleyerek kendi kendime beslendim. Başlangıç noktalarım onlar. Ama anlattığım yer orası değil. Kendi kafam.

> Peki, sizin çok güldüğünüz insanlar var mı? Sürekli şunun hareketlerine bunun laflarına gülüyorum diye bir durumum yok. Dünyada da bazı sahnelere, zamanlara, oyuncunun kendini kaybetmesine çok gülüyorum. Sinemada Cohen Kardeşler'in bazı sahneleri çok komik geliyor, Woody Allan'ı severim. Peter Selers'ı çok severim. Türkiye'de komedyenlerden Uğur Abi'yi, Şener Abi'yi, Binnur Kaya'yı, Cem Yılmaz'ı, Ata Demirer' i... Komik olduklurı sahneler var. Durumlar güldürüyor beni, düştüğün batak güldürüyor. Zaga'da benim mesela skeçlerin hepsi düşülen bir bataktan çıkma hikâyesidir. Her seferinde de ya çıkıyorum, ya çıkamıyorum.

> O Hikayedeki Mal Benim'de de aynı durum söz konusu… Komedinin biraz gerçek zeminini buralarda arıyorum. Yaşadığım bir dünyam var, onu anlatıp yazıp çiziyorum. Herkes kendi yaşadığını yazıp çiziyor.

> Ünlü olmak benim için çok şey ifade etmiyor diyorsunuz birçok yerde. Yaptığınız işten yorulduğunuz oluyor mu? Mesela Avrupa Yakası'nda çalışmak çok zamanınızı alıyor bildiğim kadarıyla… Tabii. Mesela Avrupa Yakası'nda yaptığım iş iştir benim için. Güle oynaya lay lay lom gitmiyorum oraya. İyi dinleniyorum, uykumu alıyorum, konsantrasyonumu yüksek tutuyorum ki sahne güzel olsun. Sahneyi güzel çektikten sonra da yavaş yavaş evime gidiyorum, kendi hayatıma devam ediyorum. İşimi iyi yapıyorum. Kesinlikle de savsaklamıyorum. Ama şöhret için değil, kendi içimde huzurlu olabilmek için.

> Klişe bir soru olacak ama komik adam olma psikolojisi diye bir şey var mı gerçekten? Buna biraz üzülüyorum ben. Panellere filan gidiyorum mesela. Hadi bizi güldür diyorlar. Gerçekten üzülüyorum böyle olunca.

> Yazı Tura filmi ile bir ödül de aldınız yardımcı erkek oyuncu olarak? Beklediğiniz bir şey miydi bu, yaptığınız işlere etkisi oldu mu? Değiştirdi tabii, kendime güvenim arttı. Konservatuarda oyunculuktan soğumuştum. Böyle şeyler olunca insanın kendine güveni oluyor; demek ki birşeyler görülüyor diye. > İstanbul'a bir türlü güvenemediğinizi söylüyorsunuz. Güven sorunu şehrin kaotikliğinden mi kaynaklanıyor? Tek bir nedeni yok bunun. Sadece geriliyorum. Benim saçma bir gerginliğim var. Yolda yürürken paltoyu kapatıp gidiyorum. Çünkü kimin neye takacağı belli olmuyor bu şehirde eskiden beri bu da bende bir takıntı. Nezaket çok önemli değil bu şehirde. Kaba olmak daha önemli… Çünkü herkes gergin… Ankara'da falan daha rahat insanlar. Ya da turneden filan biliyorum hele Balıkesir, Uşak gibi şehirlerde insanlar daha rahat. Birbirilerini tanıyorlar çünkü.

> Şehrin keyfini çıkarabildiğiniz yerleri yok mu? Yani bir rahatlık olsa tadını çıkartacağım. Ne bileyim motorda sigara yakıp serin havayla gideceğim. Ama o duyguyu yaşayamıyorum. Boğazın her iki tarafını da çok seviyorum mesela. Çok zevkli tarafları var ama size bunu yaşatmıyor.

> İstanbul'un kültür sanat hayatı da diğer şehirlere oranla daha kalabalık. Siz nasıl gözlemliyorsunuz gelişmeleri? Türkiye'nin en aktif şehri… Bütün organizasyonların yapıldığı bir şehir... Ben hiç olumsuz tarafından bakmıyorum, benim hayatımda bir öğrenme varsa, ülkenin de bir öğrenmesi olması gerekiyor. Öğrenme çabası hep iyiye doğru gitti hayatımda. Toplumda da böyle olacak diye bekliyorum