|
|
|
>İstanbul'a
kar yağar ve bir sihir gerçekleşir... İçindeki soytarıyı seven adam: Ali Poyrazoğlu Ali Poyrazoğlu'nun 12 kişilik yemek masası her gece kırmızı perdelerini aralıyor ve bir çocuk masanın altındaki sahnede hayal gücünün ötesine geçiyor... Ben Eskiden Küçüktüm adlı oyunuyla Ali Poyrazoğlu palyaçoları, jonglörleri, akrobatları, bir pireyi ve sahnenin cinlerini ağırlıyor masa altı sahnesinde. Siz de gidin girin o örtünün altına. Sihrin açıklanamaz büyüsü sizi de içine alsın, sarıp sarmalasın... Oyunun bir yerinde "27 Mart'ta gidip annemin babamın bayramını kutladım. Bu ne bayramı oğlum dediler şaşkın şaşkın yüzüme baktılar" diyor Ali Poyrazoğlu. "Ondan sonra ben de yalnız kutladım o bayramları..." Biz buradan 27 Mart Dünya Tiyatro Günü nedeniyle ve Ali Poyrazoğlu vesilesiyle tüm tiyatro emektarlarının bayramını kutlayalım ve hadi başlayalım.
> Ben Eskiden Küçüktüm'de unutmaya başladığımız, playstationlara yenilmiş bir kültürü bize hatırlatıyorsunuz. Jonglörler, palyaçolar ve kuklaları büyülü bir atmosferde yeniden karşımıza çıkarıyorsunuz. Oyuna başlarken neyi hedeflemiştiniz? Playstation'a yenilmiş bir nesile selam olsun diyerek bu oyunu yazmaya başladım. Benim dönemimde de çocukların hayal gücü bir şekilde ele geçiriliyordu ama şimdi daha teknolojik oyuncaklarla ele geçiriliyor. Ama genelde çocukluktan başlayarak, o çocuk ömür boyu bizimle kalacağı için çocukluğumuzda hayal gücümüze yapılan saldırıyı ve o saldırının büyüdüğümüzde ne kötü sonuçlar yarattığını düşünürken bu oyunu yazmaya başladım. > Çocukluğunuzda sizin hayal gücünüz de saldırıya uğramış mıydı? Ben de çocukken hayal gücümün saldırıya uğradığını düşünüyordum ve canımı kurtarmak zorunda hissediyordum kendimi. Onun için o dünyadan kaçıp başka bir dünyada var olma niyetiyle yemek masasının altını kendime bir sahne yani başka bir dünya olarak seçmiştim. Çocukların hayal gücü zengin olur. Bir düş evreni vardır ve henüz hadım edilmemiştir. Bir yemek masasında otururken birdenbire bir uzay gemisine binmeye karar verebilir. Kendini o gemide bulur. Ama yapma, etme, olmaz sözleriyle dokunmalarla bütün hayal gücü engellenir çocuğun. > Ben Eskiden Küçüktüm'ün hikayesi çocukluğunuzla başlıyor, bu oyun o zaman yazılmaya başladı diyebilir miyiz? Playstationlar ve uzay maceraları yoktu o dönemde tabi. Bir gün bir sirke gittik ve o düş evreninden çok etkilendim, özgürlüğümü orada kazanabileceğimi düşünüp, oraya kaçmaya karar verdim. Bu oyunun hikayesi o zaman başladı. Oyuna genel bakış açısı ile simgesel bir biçimde içimizde yaşayan çocuğun, yaşam boyu ele geçirilip hapse tıkılmasını isteyen sistemle bireyin çatışması üzerine bir oyun. Özel olarak ise tiyatro dünyasında bu çatışmanın nasıl aşıldığı üzerine ve benim yaşadığım öykülerin bugünkü bakışımla düş evreninde canlandığı bir oyun. > Oyunda
güldürü öğelerinin yanında, hüznün de önemli bir yeri var. İkisinin
biraraya getirirken zorlanmadınız mı? Seyirciyi güldürürken bir
yandan komedilerin ve kahkahaların tarafına, öte yandan hüzne ve gözyaşına
kolan vuran bir salıncak… Bir atlı karınca gibi zaman zaman yükselen
zaman zaman alçalan bir konsept olarak tasarladım oyunu ve öyle yazdım
ve sahneledim. Tiyatronun tozu dediğimiz insanları simgelemek için
de o palyaçoları ve cinleri koydum oyuna. Hepimizin içinde o palyaço
yan vardır. Hepimiz içimizdeki soytarıyı ortaya çıkarmalıyız. Çünkü
o başkaldırmış yanıdır insanların, alay eden yanıdır. Alay, şaka,
mizah, hiciv farklı ve muhalif bir yan oluşturmaktadır. Hepimizin
bu bakışı ortaya çıkarmasını, gizlememesini istiyorum. Oysa ki bizim
kültürümüzde genel eğilim gizlemek; Ağır ol da molla desinler, karı
gibi gülme… Bütün bunlara karşı çıkmak ve güldürürken de ciddi olunabileceğini
göstermek için bu oyunu sahnelemek istedim. > Gerçek kralın soytarısının
bakışındadır diye bir söz vardır. Gülmek hayata karşı eleştirel bir
bakış getiriyor mu? King of the jester or jester of the kings (Kralın
soytarısı veya soytarının kralı). O sözün aslı. Soytarı farklı bir
gözle bakan, başka bir açıdan görebilen, görünenin arkasındaki gerçeği
yakalayan bakışa sahiptir. İnsan içindeki soytarıyı serbest bırakmalı.
> Seyirci olarak oyunda bir başrol arıyoruz, bu oyunun başrolü kuklalar mı, jonglörler mi, anılar mı? Oyunda başrol kar aslında. Devamlı kardan bahsediyorum. Tüm bu olaylar gelişirken İstanbul'a kar yağıyor. Tüm anlatmak istediklerimi imgelerle ve tiyatronun görsel gücü ile desteklemek istedim. Palyaçolar, kuklalar, jonglörler bu görsel gücün en önemli unsurları. Görsel öğeler daha çok akılda kalıyor çünkü. Sözü gözle desteklemek çok önemli. > Oyunun sahneye koyuluş aşaması ne kadar sürdü? Yazım aşamasından sahnelenme aşamasına kadar her şey iki yılımızı aldı. Bu oyun ilk başta dört buçuk saat sürecek bir oyun olarak ortaya çıktı ama biz onu maalesef kesmek zorunda kaldık ve iki saat on beş dakikaya indirdik oyunu. > Yurtdışından işinin ehli insanlarla çalışmışsınız. Buna neden gerek duydunuz? Karel Brozek ile dekor ve kostümler için çalıştık. Dominique Denis'le de kukla ve diğer sahne sanatlarında çok fazla yararlandık. Türkiye'de kukla tiyatrosu konusunda iki kişi var. Biri Ankara'da biri İstanbul'da. Onlar da benim arkadaşlarım ve çok yoğunlar. Üçüncü bir kişi ben olabilirdim. Ama ben bilgimin veya deneyimimin yetmediği yerde hemen profesyonel desteğe başvuracak kıvraklıkta bir yöneticiyim. Başkasının bilgisine görgüsüne saygım vardır çünkü. Çalıştığım insanlar da alanlarında dünyada en iyiler arasından insanlardı. > Oyuncuyu çocuk, kuklayı oyuncak olarak düşündüğümüzde kukla oyuncunun düş evreninde nereye denk düşüyor? Genelde evrende de bir yöneten yönetilen ve yaratan yaratılan dengesi olduğunu düşünüyorum. Bu da kukla tiyatrosunun öğelerine çok benziyor. 13.yy'da Anadolu'da yaşamış Bırri adlı bir şairin bir şiirini -maalesef İngilizce'den çevirdim- okuyarak başladık çalışmalara. Kukla tiyatrosu hakkında çok güzel bir şiir. Oyun boyunca her gün okuduk o şiiri. > Oyunlarınızda ajitasyona kaçmadan politikaya mutlaka bulaşıyorsunuz. Tiyatrocu, sanat ve politika arasında nasıl bir ilişki olmalı sizce? Dürüst bir biçimde içimi açarak ajitasyon yapmadan, seyirciyi yönlendirmeden, itmeden onlarla beraber düşünerek politikaya bulaşıyorum oyunlarımda. Algılama gücü tamamen ele geçirildi, belirli kodlar veriliyor ve o kodlara göre bir insan nesli yaratılmak isteniyor. Çağımızdaki asıl büyük tehlike İkinci Dünya Savaşı'nda kendini denemiş, savaştan deneyimler edinerek çıkmış yeni faşizm. Faşizm teknolojik bir faşizme dönüştü günümüzde ve giderekte dozu artacak. İnsan zihinlerini silahla asarak, keserek güdümleyemeyeceğini öğrendiği için teknolojiyi arkasına alıyor. Yeni faşistler takım elbiseli ve dizüstü bilgisayarlı. Bir katliam gerçekleşiyor ve katliam çocukluktan başlıyor. > Yoksulluk ve tiyatrodan bahsettiniz oyununuzda. Şişli Belediyesi ile birlikte geçen yıl Şişli'nin arka mahallelerinde ilkokulların bahçelerinde gösteriler yaptınız. Nasıldı yoksul insanların tiyatroya ilgisi? Türkiye'de çok yoksullar maalesef tiyatroya gidemiyor. Çok zenginlerin de ancak yüzde beşi gidiyor, onlar kendilerinden başka kimseyi düşünmezler çünkü. Tiyatro seyircisi orta sınıftan oluşuyor genelde. Şişli Belediyesi on beş okulun bahçesine portatif sahne kurdu ve ben on beş gösteri yaptım, tiyatroya gidemeyen insanlar için. Hiç tiyatroya gitmemiş insanlar vardı. İlginç bir şekilde her çocuğun yanında bir de köpeği vardı. Okullardan birinin müdürü bana o kadar fakirler ki oyuncak alacak paraları yok, o köpekler onların hem arkadaşları hem oyuncakları diye açıkladı durumu. Ama o çocuklar öyle bir neşe ile izlediler ki oyunu, hepsi ayakta alkışladılar. Devletin tiyatroları daha çok desteklemesi ve insanların ayağına taşıması gerekiyor. Üç ay tatil yapmamalı devlet ve şehir tiyatroları. İyi bir organizasyonla herkese gösterileri duyurmalılar.
> Oyunda İsmet Ay'dan epeyce bahsediyorsunuz. Farklılıklarıyla dünyaya meydan okuyan bir insandı diyorsunuz. Günümüzde farklı olmakta bir trend haline geldi. Sizin için farklılık nedir? Farklılık bir meydan okumadır, dünyaya getirilmiş bir yorumdur. İsmet Ay kendi farklılığını bir bakış açısı ve düşünce sistemi ile donatıp farklılaşmış insanlardan biriydi. Farkında olmadan farklı olanlar, olmaya çalışanlar beni hiç ilgilendirmiyor. Aslında onlar da bir tek tipleşme modeli haline gelmeye başladılar ve bu da büyük bir tehlike. Manifestosu olmayan hiçbir karşı çıkış beni ilgilendirmiyor. > İstanbul bir kültür şehri olmaya başladı deniliyor sık sık. Açılan özel tiyatrolarda bunun göstergesi olabilir mi? Açılan tiyatro sayısı giderek artmakta çünkü... Birkaç tane açıldı ama kesinlikle yeterli değil. Kendimizi kandırmayalım. İstanbul'dan daha az nüfusa sahip Paris'te iki yüz seksen tiyatro var. Bu insanların taşıdığı kültürle alakalı bir şey. Paris'te hala bütün sergilerin ve tiyatroların önünde sıra var. Paris doymuş her şeyi var. Müzik, konser, tiyatro, sinema, resim… Ama hiç birine yer bulunmuyor yine de. > İstanbul
genel anlamda sizde nasıl izler bırakmış bir şehir peki? Sizin düşlerinizde
ne kadar yer kaplıyor? Ben ilk defa İstanbul'da aşık oldum, son
defa yine İstanbul'da aşık oldum. İşte İstanbul'un hayatımdaki yeri.
Ben bu şehirde doğdum-büyüdüm, zihin yapım bu şehirde oluştu. Bu şehir
benim hayatımda çok önemli bir yer tutuyor. Bana nerelisin diye sorduklarında
bir yer ismi vermiyorum "Türkçeliyim" diyorum. Bu dilin içinde oluştu
benim zihin yapım. Türkçe ile kurduğum ilişki ile kurdum dünyayla
ilişkimi. Bu dili de bana İstanbul sundu. Bütün bunları İstanbul Türkçe'si
ile yaptım. Bu şehir bana bu dili verdi. Benim üzerimde en büyük etkilerinden
biri budur İstanbul'un. |
|
|
|
mektup: zip@zipistanbul.com |