|
|
|
>Pazarola Hasan Efendi Pazarola Okurbaşı* Toplumsal Tarih dergisinin Şubat sayısıyla birlikte okuyucularla buluşan Eski İstanbul Delileri -Pazarola Hasan Bey kitabının yazarı Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yavuz Selim Karakışla'yla Pazarola Hasan Bey'i, İstanbul'un delilerini, meczuplarını, Osmanlı'da delilerin yaşamını konuştuk. Kocaman bir kafası vardır. Annesi bir türlü yavrusunun kafasına uyacak büyüklükte fes bulamaz. Fesin boşta bıraktığı yere "Maaşallah Hasan Bey" yazılı bir bez sarar. Bez üşümesin diye sarılmıştır belki ama yazısı nazar değmesin diye konulmuştur... Kafası büyük olanın aklının da büyük olacağına inanan eski İstanbul halkı kerametin onda olduğuna inanır. Görünüşünün, sözlerinin, davranışlarının tuhaf olması deliliğe değil, ilahi cezbeye varmış olmasına, meczupluğa yorulur. Gün boyu Arnavut kaldırımlı sokaklarda gezer, cumbalı ahşap evlerin önünde durur etrafı seyreder, canı isterse bir dükkana girip kahve içer, yemek yer. Esnaf onu dükkânında ağırlamak için etrafında dört döner, genç kızlar kısmetlerinin açılması için yaşmaklarını gizlice ona açar, insanlar gelecekte neler olacağı ona sorar… Tüm bu durumun farkında mıdır bu koca kafalı güzel adam bilinmez ama esnaf kendisine Pazarola dediği zaman işlerinin iyi gideceğine, genç kızlar kendilerine gülümsediği ve Pazarola dediği zaman kısmetlerinin açılacağına inanır. Padişahın ismini bilmeyen birçok insan onun ismini bilir. O ilahi aşka eren Pazarola Hasan Bey'dir… > İşçi
ve emek tarihi üzerine birçok konuda çeşitli akademik çalışmalarınız
var. Bir emek tarihçisi olarak çalışırken, toplumun en alt katmanında
yer alan insanlarla da ilgilenmeye başlamanız nasıl oldu? Doktoramı
State University of New York / Binghamton, Tarih Bölümü'nde yaptım.
Orada, dört yıl kadar, emek tarihi üzerine çok şöhretli bir profesör
olan Donald Quataert ile çalıştım. Osmanlı toplumunun marjinallerine
olan ilgimin başlangıç sebebi de Binghamton'ın son derece liberal
ve sol eğilimli bir akademik kadrosunun olması ve orada bu konular
üzerine çok rahat çalışma yapılabilmesi oldu. Devletin ve yöneticilerin
tarihini yazmaktansa, toplumun en alt kesiminin, yani yönetilenlerin,
hatta "küçük insanların" tarihini yazayım istedim. Bir süre sonra
da bu "küçük insanların" içinde, Amerikalılar'ın "History of Losers"
yani "kaybedenlerin tarihi" diye andıkları bir grupla ilgilenmeye
başladım. Deliler, uyuşturucu bağımlıları, alkol kullananlar, fahişeler,
işçiler, eşcinseller, toplumun diğer itilmiş kakılmış kesimleri v.b.
gibi. Geri döndüğümde, kimselerin pek el atmadığı konulara el atmaya
niyet ettim. > Pazarola Hasan Bey'le tanışmanız nasıl oldu? Öğrencilik yıllarımda, kaynak araştırması yaparken. Fotoğrafları, hayatı çok ilgimi çekmişti. İlerde onunla ilgili bir çalışma yapabilirim diye düşündüm. Ondan sonra da, onunla ilgili bütün haber ve yazıları bir dosyada toplamaya başladım. Pazarola Hasan Bey'i kapsamlı bir makale olarak yazmaya beni iten sebep ise şuydu: Eski harflerle yayınlanmış eserler hakkında yayınlanmış beş ciltlik kapsamlı bir katalog vardır. O katalogdan, Pazarola Hasan Bey hakkında yazılmış bir destan olduğunu öğrendim. Fakat, bu destanı ele geçirmek tam 21 sene boyunca bir türlü kısmet olmadı. En sonunda, bir kitap müzayedesinde rastladım. Destanı aldıktan sonra da nihayet bu dosya kemale erdi, bunu yayınlamak gerekir diye düşündüm. > Pazarola Hasan Bey'in dışında deliler, meczuplar üzerine çalışmanız var mı? Hayır. Aslında, benim ilgi ve çalışma alanım daha farklı. Sadece Pazarola Hasan Bey'in benim için ayrı bir yeri vardı. Ama öğrencim ve asistanım olan Cihangir Gündoğdu -şu anda University of Chicago'da- 'Osmanlı İmparatorluğu'nda Delilerin Toplumsal Tarihi (1839-1928)' başlıklı kapsamlı bir doktora tezi hazırlıyor. Kitapta Osmanlı'nın diğer delilerini de ona havale ediyorum dememin asıl sebebi bu. Osmanlı'da delilerin veya meczupların toplumsal hayatta nasıl yerleri olduğunu öğrenmek için onun kitabını beklemek gerekiyor. > Pazarola Hasan Bey nasıl bir adam? Deli mi, meczup mu? Asıl ismi Mehmet Hasan. Bu adamcağız aslında deli değil. Belki, meczup bile değil. Ruh doktorlarının 'zeka özürlü' dediği gruptan. Evet, bugünkü tıpçılar Pazarola'ya baksaydı, büyük ihtimalle onun mongoloid olduğunu söylerlerdi. Çünkü kafasının büyüklüğünden ve gözlerinin şeklinden böyle olduğu açıkça anlaşılıyor. Deliliğin bazı belirli emarelerini göstermekle beraber, zararlı olan belirtilerini pek göstermiyor. Söyleneni anlıyor, söz dinliyor, annesi ve babası onu sokağa tek başına salabilecek kadar İstanbul'a ve kendi çocuklarına güvenebiliyorlar. 1920'li yıllarda bir araba kazası geçirene kadar sokaklarda tek başına rahat rahat dolaşmış. Kazadan sonra ise iki yıl kadar eve kapanmış ve bir süre sonra da ölmüş. Sokakta dolaşırken esnafa sürekli 'Pazarola' dediği için lakabı bu olmuş. Pazarola kasapbaşı, pazarola kahvecibaşı, pazarola turşucubaşı… Herkese bir 'baş' takarak hitap edermiş. Çünkü, ona göre, herkes birşeyin başıymış. Pazarola, 'işlerin açık olsun' anlamına gelen, ve ondokuzuncu yüzyılda çok kullanılan bir esnaf sözüdür. Hasan Bey'i ilginç kılan şey şu: İstanbul'un bütün dinlerinden insanlar bu adamcağızın kendisine 'Pazarola' demesini bir uğur sayıyor. Bu adam da esnafa 'Pazarola' diyerek aslında kendisine sevgi dileniyor. Çünkü insanlara 'Pazarola' dedikçe kendisine iyi davranılacağını, kahve ikram edileceğini, sigara sarılacağını, cebine para konacağını fark etmiş. Ama, bir süre sonra onun 'Pazarola' dediği esnaf o kadar uğuruna inanmaya ve onu para kaynağı olarak görmeye başlamış ki, şan şöhret almış başını yürümüş. Herkes Pazarola Hasan Bey geçerken onlara da 'Pazarola' desin diye, her türlü şaklabanlığı yapmaya başlamış. Bu noktada, İstanbul'un yaşayanları mı deli, yoksa Pazarola Hasan Bey mi deli, o ayrıca tartışılır. Kızlar tenhada onu yakalayıp, yaşmaklarını açıp kendilerini gösteriyor, eğer 'Pazarola' derse, yakın zamanda koca bulacaklarına inanıyorlar. Her namazı başka bir camide kılıyor. Cemaat onun aralarında namaz kılmasının, kendi namazlarını daha da makbul kıldığını düşünüyorlar. > Günlerini nasıl geçiriyor? Genelde dışarıda insanların arasında vakit geçiriyor. Harçlık olarak esnaftan aldığı paralar var. Eline para tutuşturulunca, kesinlikle almıyor. Çünkü ahlaklı, temiz bir Osmanlı çocuğu. Ama, parayı 'gizlice' cebine sokuşturduğunuz zaman da hayır demiyor. Eve gittiğinde de, herhalde, ailesi ilk iş onun cebini boşaltıp o günün hasılatını sayıyorlardı. Ailenin onun bu kadar ortalıkta gezmesini istemesinin sebebi de bu olsa gerek. Pazarola Hasan Bey, inansak da inanmasak da, evine bakan bir adam. > Eski İstanbul halkının delilere veya meczuplara hoşgörüsü nereden geliyor? Osmanlı 'deli' kelimesini pek kullanmıyor. Kitabın kapağında ben o kelimeyi mecburen kullandım, çünkü 'eski Osmanlı meczupları' deseydim kimse birşey anlamayacaktı. Meczup, cazibeye yakalanmış, cezb edilmiş, Tanrı'yla beklenenden çok daha çabuk kavuşmuş insan demek. Tanrı'nın göründüğü insanlar da, diğer insanların inançlarına göre, 'vuslat' yani kavuşmadan sonraki hayatlarını pek sağlıklı bir şekilde sürdüremiyorlar. Bu insanların sırrı bu. Her söylediklerinden anlam çıkarılmaya çalışılması, onlara çok iyi davranılıyor olması, herbirinin aslında seçilmiş, vuslata ermiş insanlar olduğunun düşünülmesinden kaynaklanıyor. Bu insanın gaipten haber alabileceği, gelecekten haber verebileceği anlamına da geliyor. Çünkü Tanrı'yı gören adam geleceği de görür, her şeyi de bilir.
> Zararsız delilere insanlar büyük bir hoşgörü gösterirken, zararlı delilere nasıl davranılıyor? Zararlı delilerin hepsi bimarhanelere (tımarhane) tıkılıyor. Çok ağır koşullarda tutuluyor ve yaşam boyu orada kalıyorlar. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca en ünlü bimarhanelerden birisi Süleymaniye kompleksi içinde bulunuyor. Oradaki delilerin kayıtları şu anda Osmanlı arşivinde var. Onlar ortaya çıktığında, Osmanlı'nın delilerle iyi olan ilişkilerinin, bir de kötü yanını göreceğiz. Bimarhanelerde müzikle tedavi olduğu gibi, falakayla da tedavi var. Yani bütün delilere iyi davranılmıyor. Devlet bir suçlu olarak görüyor onları. Mesela, Sultan II. Abdülhamit, bir iradesinde bimarhanelerde ölen delilerin herşeye rağmen Müslüman olarak doğmuş oldukları için birer Müslüman gibi gömülmelerini emrediyor. Bu emirden şunu anlıyoruz; demek ki adamları köpek gibi sağda solda birer çukura gömüyorlardı ki, Sultan II. Abdülhamit böyle bir emir verdi. Osmanlı 'deli' ile 'meczup' ayrımını da zarar ziyanla ölçüyor. Etrafa zarar verdiğin anda 'deli' kategorisine ayrılıyorsun, seni bir güzel döverek ıslah etmeye çalışıyorlar. Osmanlı deliliği onların aynı bir suçlu gibi toplumdan dışlanması, hapsedilmesi ve toplumun ondan kurtarılması gereken bir durum olarak görülüyor. > Artık İstanbul'da böyle delilere veya meczuplara pek rastlanmıyor. Bu kitabı hazırlarken, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde görev yapan bir doktor arkadaşımla da konuşmuştum. Ona göre, eskiden delilere toplum egemenmiş, ama şimdi onlara doktorlar egemen. Eskisi gibi bu kadar çok deli veya meczup çıkmamasının sebeplerinden biri de, bence, tıbbın gelişmesi. Ama, bence eski İstanbul'u İstanbul yapan şeylerden birisi de sokaklarda bu tip renkli simaların olmasıydı. > Bugün için ne düşünüyorsunuz? 'Zayıf' insanlara karşı İstanbul halkının davranışları nasıl? Eskiden İstanbul'un çok tuhaf bir özelliği vardı. İstanbul'da insanlar sokakta birbirlerine karşı oldukça hoyrattılar, ama asla zayıfa karşı hoyrat değildiler. Eskiden, sokakta sahipsiz bir çocuk bulunduğunda, herkes seferber olurdu, çocuğun ailesinin bir an önce bulunabilmesi için. Yolda ihtiyarın biri düşse, ya da kaybolsa, herkes onu yerine yetiştirmekle uğraşırdı. Ama, bugün o eski hoşgörü, eski yardım etme duygusu git gide yok oluyor. İstanbul, tıpkı New York gibi, 'toplumsal bir jungle' haline geliyor. Suç oranları gitgide daha da çok yükseliyor. Çünkü, ekonomik baskılar her zaman toplumsal baskılarla ve suç oranlarında büyük artışlarla sonuçlanır. Bugün artık, alem kurt olmuş İstanbul'da. İstanbul'un sokakları günümüzde Pazarola Hasan Bey gibi saftirikler için uygun ve güvenli bir mekan değil artık..! (*) 'Pazarola' 'işlerin açık olsun' anlamına gelen, ve 19.yüzyılda çok kullanılan bir esnaf sözü. Pazarola Hasan Bey herkese kasapbaşı, pazarola kahvecibaşı, pazarola turşucubaşı…gibi bir 'baş' takarak hitap edermiş. Çünkü, ona göre, herkes bir şeyin başıymış. |
|
|
|
mektup: zip@zipistanbul.com |